Ya Adını Koyacağız ya da Teba Olacağız!
Ya Adını Koyacağız ya da Teba Olacağız!
M. Sami Zini
09 Kasım 2025
Bir şeyin adını koyarsanız ya ona bağlanmış olursunuz ya da ona karşı bir tavır almak ve ona dair sorumlulukları taşımak zorunda kalırsınız. Bu nedenle “adını koyma” derler, koyma ki tüm bunlarla yüzleşmek zorunda kalma!
Anti-Siyonizm Kongresine sunduğum “Sivil Toplum ya da Hafızamıza Hakaretlerin İzini Sürmek” başlıklı tebliğ metnini1 “özetleyerek sunmak ne kadar mümkün olabilir” diye düşünürken dün sabah yine ve yeniden, tekrar hâline gelen bir aymazlığın malum eda ile haberleştirildiğini gördüm. Bu haber İstanbul Başsavcılığının Netanyahu ve 37 işgalciyle ilgili yakalama kararı çıkarmasına2 dairdi. Bu büyük bir olay mıdır? Neden şimdi? Hangi şartlar olgunlaştı ve saire soruları sıralamanın ne kadar anlamsız olacağı Aksa Tufanı’yla zaten ortadaydı. Bu haber, sadece ve sadece hafızama (bana, dünüme, bugünüme ve yarınıma) nasıl hakaret edildiğinin başka bir kanıtıydı. Post kolonyal süreç ve sonrasında sömürge ulus-devletlerin ideolojik süreğenliğinin nasıl sağlandığını görmemi sağlayan, neden İsrail’in gayri meşruluğunun değil de Netanyahu üzerinden söylem üretildiğini de anlamamı kolaylaştıran bir kanıttı. Buradaki asıl nokta sömürgeci taşeronluğunu üstlenen modernist iktidar söylemlerinin halkı/toplumu (ve evet bizi), nasıl bu kadar aptal ve balık hafızalı yerine koyabileceğini düşündüğünü düşünmemin gerekliliğiydi.
Tüm acı gerçekleriyle beraber, Aksa Tufanı sonrası bu gerçeklere dair üretilen hiçbir gerekçenin geçerli olmadığı ortadadır. Artık amasız ve ancaksız bir şekilde post-kolonyalizm ile kurulan tüm ulus-devletlerin sadece sömürge olarak var olabilecekleri gerçeğiyle yüzleşmek durumundayım. Uydu ulus-devlet İsrail’in meşruluğunun sorgulanmasının, uçbeyi ulus-devlet Türkiye’nin meşruluğunun da sorgulanması anlamına geleceği için üst-perdeden bağımsızlık nutku atanların yalanlarını, sığındıkları tüm bahanelerle beraber ifşa etmek zorundayım.
Evet bugün ulus-devlet bir gerçekliktir, İsrail’in gerçekliği gibi. Türkiye özelinde ise rahatlıkla ne sömürgecilik karşıtı bir ulus-devlet varlığı ne de sanayi kapitalizminin başarısını perçinleştirdiği küresel emperyalizme bir tepki olan milliyetçilik konuşulabilir. Bunun dışında, düşünmenin ve çözüm üretmenin imkansızlığına dair vurguları meşrulaştıran ve bu gerçekliği meşru kabul ettirmeye dönük tüm aygıtlar da sadece hafızamıza hakaretin bireysel ya da kolektif oluşumları olabilir. Oldukça belirgin örneklerle Aksa Tufanı sonrası Avrupa’da pek çok kez tekrarlanan işgal karşıtı, hedefli ve ses getiren eylemlerin servis edilişinde Hafızamıza nasıl hakaret edildiğini gördük. Bunlardan biri, 25.08.2025 tarihinde İngiltere’nin Wolverhampton kentinde İsrailli savunma şirketi Elbit Systems için parçalar üreten, şu meşhur F35 savaş uçaklarının da tedarikçisi olan ve Aralık 2024’ten sonra işgalciye 10 farklı sevkiyat yapan ABD’li Moog fabrikasına yapılan baskındı. Bu eylem herkes tarafından alkışlandı, destek postları atıldı, naif söylemler içinde Batı’dan doğan güneşin ışıkları demet demet konuşuldu. Diğer yanda, 1948 yılındaki kuruluşundan bu yana Amerika’ya, NATO’ya ve Avrupa’ya yüzlerce silah ve araç-gereç, uçak, gemi, uçaksavar üretmiş, işgal rejimine eğitim uçakları sağlamış, İsrail ile Şubat 2023’te siber güvenlik anlaşması, Mart 2023’te BIF’lerle ilgili ortak çalışma sözleşmesi imzalamış ve nedense Eylül 2025 tarihinde İcra Kurulu Başkanı aracılığıyla şirketin “Gazze’de çatışmalar patlak verdiğinden bu yana” ihracat yapmadığını vurgulama ihtiyacı duymuş bir Leonardo vardı. İşgalin katliamları 7 Ekim ile başlamış gibi! Bu tarafta ise, bu firmanın daha öncesinde de işbirliği yaptığı ve şimdilerde yeni ortağı olan bir firma ülkemizdeydi. Hemen yanı başımızdaydı, hâlâ enerji ve yakıt sağlamaya devam eden holdingler ve şirketlerle beraber hafızama hakarete devam ediyorlardı.
Oysa biz, bunlara yönelik protesto niteliğine sahip çok olağan ve normal eylemlere bile nasıl tepki verildiğini biliyoruz. Peki İngiltere’de olanla burada olamayan şey tam olarak neydi? Bu sorunun cevabı ancak sömürgeci ve sömürge farkındalığında, ulus-devlet refleksinin yerel valilerinin vermek zorunda oldukları tepkide ve sivil toplumun bilmesi gereken sınırlarında bulunabilir.
Diğer bir örnek ise çifte vatandaşların neden mesele edilmediği ve edilemeyeceğidir. Bunu mesele edecek ve bu binlerce faşist katili rahatsız edecek, Leonardo ve ortaklarını gündemde tutacak herkesin ve her şeyin, sömürge icazetli modernist iktidarın aktörleri protesto edildiğinde gösterilenden daha fazla tepki alacağını ve ulusal güvenlik meselesi haline getirileceği de unutulmamalıdır; Aksa Tufanı başlar başlamaz masa başında ellerini güçlendirmek isteyenlerin iştahlarının kabarmasının arka planında bunlardan çok daha vahim durumların gizlendiği de. Bu bünyeye alışan/rıza gösteren “sivil”dir ama sivil kalamaz, gün gelince/şartlar el verince/sırtı sıvazlanınca STKlaşmak (kurumsal ya da değil) zorundadır. Gazze bize göstermiştir ki ulus-devlet ve onun sivil toplum aygıtları, ister siyonist çetelerin elinde olsun ister yerel valilerin elinde çok daha fazla “utanmazca ahlaksız” olmuştur.
Sömürgeleştirildiğini ve bunun süreğen olduğunu anlamayan bir toplum direnç sergileyemez. Bu nedenle söylem önerim Türkiye’nin sömürge tecrübesinin adının konulması ve konuşulması gerekliliğidir. “Nitekim Aksa Tufanı en azından üç şeyi yeniden göstermiştir. Birincisi, İslâm ailesi “biz”den çok daha büyüktür ve bu büyük aile için her şey ama her şey bir idrâk, büyüme ve gelişme vesilesi olmaktadır. İkinci olarak “biz”in hedefsizliğini göstermiştir. Eleştirel düşünmek, hatırlamak, öğrenmek, şahitlik etmek önemlidir ancak tebliğ etmek ve direnmek de bütünün ayrılmazlarıdır. Son olarak, sahte seferler yolcularını yormaktadır; en yakın ve en az bedele mukabil sahte hedeflere kapak atmaya bahaneler üretmektedir. Bu bahaneler ortada bir yangın varken yangını yaldızlı sözlerle konuşmanın, hiçbir bedel ödemeden her şeyin düzelmesini uman yapmacık ve lakayt tavrın, yangını söndürmek için eyleme geçmemenin gerekçelerini barındırmaktadır. Mevcudun elden gitmesine dair korkunun terbiyesinde, ‘razı olmadan’ rıza göstermeyi veya daha düz bir ifadeyle ‘icbâr edilme’ fıkhını yeniden üreten malûm kriz hortlamakta ve entelektüel birikimlerle kendini ‘geçmiş’ üzerinden bugüne konuşlandırmaktadır.”3
Gazze bizden üzerine düşen bombaları engellememizi bekleyerek, açlığı ve susuzluğa insani yardım götürmemizi bekleyerek yıllardır direnmiyor. Gazze’yi yanlış anlayıp onun üzerinden duygusal ve hamasi söylem üretmek sadece ulus-devletlerin modernizasyon adı altında Gazze’yi ve Gazzeliyi maniple ve tehdit etme uğraşlarına alkış tutan iyi vatandaşlarının razı olduğu bir tutum olabilir.
İhtiyacımız olan amel süreğenliği/ahlakileşme, direniş/boykot hâline dönüşecek olanlardır. Karşısında olduğumuz sömürgen yapıların tüm unsurlarına karşı sabr ve salat edecek ordulardır: Tıp ve sağlık sömürgenlerine karşı hekimler, modern hukuk yapısına karşı ahlak/hukuk birliğiyle hakimler/avukatlar, sömürge sistemleri ifşa edecek ve onların can damarlarını tıkayacak yazılımcılar, kendi araç ve ekipmanlarını yaratacak mühendisler, el-ilmin gölgesinde muallimler ordusudur. Tüm bunlar dışında ihtiyacımız olmayan şey, üst perdeden sömürgen buyruğun yerel aktörlüğüne gönüllü entelektüel bir ordudur.
Bu bir anarşizm çağrısı değildir. Neyin anarşi ve neyin anarşi olmadığını belirleme yetkisini kendinde görenlere karşı kelimenin tek ve gerçek anlamıyla sivilleşme/direniş çağrısıdır. Meselenin adını doğru koymanın, buna dair söz söylemenin derdidir. Önce kendimize, sonra çocuklarımıza/gençlerimize bu ülkenin sömürge ülkelerden bir ülke olduğunu gerekçeleriyle anlatmanın; bir eylemsellik, tüm sömürge yapılarıyla yüzleşebilmek için donatılmanın çağrısıdır.
1 Sivil Toplum ya da Hafızamıza Hakaretlerin İzini Sürmek – Tarihin Sonun’da Anti-Siyonizm Kongresi 8-12 Kasım 2025, İstanbul (antisiyonizmkongresi.org)
2 https://www.yeniakit.com.tr/haber/turkiye-netanyahu-hakkinda-yakalama-karari-cikardi-37-kisi-icin-yakalama-emri-son-dakika-1963604.html
3 Varoluş – Tevhide İman, M. Sami Zini, KDY Yayınları, 2025, sy:128