Bir Projeyle Yüzleşmek: Biz ya da Devlet

M. Sami Zini

Bir Projeyle Yüzleşmek: Biz ya da Devlet

Bir Hristiyan olarak modern bir vatandaş olacağıma

Emevi Devleti’nde yaşamak isterdim”

Wael B. Hallaq1

Toplum yahut Devlet’in Tarihinde Görünmez Olmak2

Tanımlamanın ve bu tanımlar arkasında konuşmanın rahatlığı, gösterişli resimlerin şaşalı sunumuna seyirci kalmayı ve onun piksellerini görmezden gelmeyi normalleştirdikçe bireylerin olduğu kadar toplumların da tarihî ögeler olarak dünyayı anlama iddialarının bir teslimiyete dönüştüğü ortadadır. Bu teslimiyetin farklı iktidar alanları içinde kendi sesine sahip olmayanlarca kanıksanmış olması, sunumları yapanların yarattığı uyumsuzluk içinde farklılıkları derinleştirmesine imkan sağlamıştır. Teslim olunanların muhafızlık iddiası ardına saklandıkları maskelerinden sıyrılıp fıtrî bir tehdit hâline gelmesi de sunî gerekçelere ve mazeretlere bağımlı kitlesel travmalara dönüşmüştür. Dönüşümler, bireyin anlama pratiğini nasıl sağladığıyla doğrudan ilgili olduğu için toplumsal eleştiri hakkı kolayca gözardı edilebilmekte ve farklılıkların ayrışma için gerekçe ürettiği yanılgısı yaratılabilmektedir. Bu durum emeksizce sahiplenilen tanımlar etrafında hedef göstermeyi kolaylaştırırken epistemik bir yol belirlemeyi ve anlamanın imkânlarını da aynı ölçüde zorlaştırmaktadır.

Tarih, tüm bunları kuşatan, geçmişin sürekliliğini ve seyr hâlini barındıran, doğrudan doğruya kabullerle ilişkili ilke ve önermelerle beraber bireyi, bireyden toplumu ve aynı etkiyle toplumdan bireyi inşa eden süreğen bir hafızayı işaret eder. Bu hafızanın dışında toplum kavramı, icat edilmiş birey zamanının mutlaklaştırılmasıyla, günümüzde küreselleşmenin “belirsizleşen sınırlar” iddiasının zorlaması altında yeni tanımlar ve tamlamalarla anlaşılması imkânsızlaştırılmış bir şeye dönüşmüştür. Onu içeren her söylem, ister istemez söyleyeni dışarıda tutan, aslında dışarıda kalmak istemiyor olsa bile içeriye ait olmanın tedirginliğini barındıran bir tavrı yansıtarak “Modernitenin zamanı”na demir atmaktadır. Belki tam bu nedenle ona ve onun hafızasına bağlı olarak bir cevap üretmek soyutlanmışlık yanılgısının zorunluluğuna sahiptir. Cevaplar, bireysel eylemin ve anlamanın ötesinde, ona bağımlı olmayan dışsallıkla beraber kendini bir şekilde kabul ettiren içsel bir baskının ürünü olan ‘sosyal insan’ katmanıyla örülüdür ve yarattığı soyutlamanın huzursuz dilini yansıtır. Sorular, tüm tanımları, belirlenmiş içeriklerle doldurmaya çabalayan bilimlerin ve ideolojilerin ışıltılı seyriyle sorulur. Bu seyrin derinliği ve sınırları da post-kolonyal süreç sonrası var olabilen modernist iktidarların sahiplendiği malum Aydınlanmayla belirlenir.

Neyse ki ona dair tüm cevaplar zaten verilmiştir, sorular da epey eskidir! Derinleşme, sınırları zorlayabilme ve otoriter belirleyiciliğin karşısında alternatif olarak aynı anda tüm muhataplarını istisnasız kuşatacak yeni cevaplara dönüşebilme ihtimali olan “zamansız” soruların aksine çevresinden dolaşılan bu sorular, cevaplarını içeren devasa bir muktesebât desteğiyle konuşuyor olmanın kolaycılığına sahiptir. Ayrıca ikircikliği tekrar yaratarak, toplumla beraber kendi ideolojilerini, felsefelerini, bireylerini ve bunların kolektifliğini, projelerini ve sivilliğini rahatlıkla tanımlayabilirler. Bu çerçevede tüm yaklaşımlar her zaman ikilikler üzerinden cevaplarını üretir. Üretim, sivil-siyasi, dini-dünyevi, kamusal-özel, birey-toplum, hukuk-ahlâk, devlet-insan gibi tabakalaşmalarla yinelenmeye devam eder. Çoğunun şekline yabancı olmadığımız bozulmalar her kuşakta benzer var oluşları yaratır. Bu noktalarda hemen hemen aynı yakınmalar duyulur: Bozuk toplum, kötü zaman…

Yine de tanıklık ettiğimiz tek şey sadece bir idealizm varmış gibi hareket etmeyi iyi bilen ve buna eklemlediği hamâsî projeleri tahakküm unsuru olarak kullanan, haysiyetsiz, çirkin ve ancak propagandayla ayakta durabilen sömürgen taşeronu iktidar türlerinin tanımlama kudreti de değildir. Onun derinliklerinde yatan ve “bireysel özneler” olarak bizimle ilgili olan çok daha önemli bir şeydir.

Hristiyan bir ilim adamının bu şeyin ne olduğunu “biz” dediği müslüman zamanında yeniden keşfetmiş olması, en hafif ifadeyle, modernitenin dışında bir varoluşun üstünü örten her şeye razı olmuş ve ona yardım ve yataklık eden “biz”i deşifre etmiştir. Bu “hiç kimsenin yaşamadığı” bir geçmiş veya ütopya, aynı zamanda bir ideal de olmayan, “inanışlar ve pratikler hâlinde ortaya çıkan sosyolojik, antropolojik, yasal ve ekonomik fenomenlerle felsefi-teorik olanı bir araya getiren” bir toplumdur. Bu toplum bir tanım değildir, ‘Toplum’ değildir ve öne çıkan en önemli özelliği varoluşunun modern devletin dışında organik bir yapı olmasıdır.

Bu yapı bireylerini kontrol eden ve denetleyen; belirlenmiş ahlâkî ilkelere riayet eden baskı mekanizmalarını üreten, bunları farklı kurumlarla yöneten, kendi gerçekliğinin farkında olan ve bu gerçekliğin ilkelere uygun hâle getirilmesi için kurumlarını canlı tutan alanları da yaratan hareketli bir yapıdır. Bir yaşam tarzının inşâ pratiği olan bu kurumlar ‘tabela kurumları’ değil, emanet ve sorumluluk hâlini “ahlâk ve adalet yükü” olarak her bir ferdine kendi pratikleriyle yansıtan “ahlâkî teknoloji”lerdir. Bu teknolojiler dünyadaki yerini bilen bireylerin “şartlı tabiiyetleri”nden “şartsız” varoluş paradigmalarına uzanan bir çizgide birbirine eklemlenir. Her noktada desteğini Allah ile olan ilişkisinde yeniden yaratıyor olması bir ayağını Temel İlkelere diğer ayağını mevcut olana uzatan reel bir tecrübeye, üyelerine nüfuz eden bir ahlâka dönüştürmektedir.

Bu toplumu anlamak demek, onun tarafından tecrübe edilmişleri, özne olarak her bireyinin örneklikleri ve pratikleri arasındaki bağlantı gücünü görebilmek demektir. Yaşam tarzı ve ahlâk birliğini, ahlâk olmadan bir dinin, din olmadan bir ahlâkın imkânsızlığını anlamaktır. Bu anlamanın akademik uğraşın yarattığı bir yaşam biçimi olmadığını, canlı ve aktif olduğunu gördüğümüzde, bağlantılar ve eklemler aracılığıyla yaratılan, sürekli kesişen ve hiyerarşik olarak ilkelerle düzenlenmiş dairesel yapılar da fazlasıyla net hâle gelir. Balka bir deyişle kimi zaman kulağa hoş gelen ama çoğunlukla modernist bir zihin etrafında eleştirel okumaya tabi tutulanların ve ahlâka dair vurguların aslî bağlamlarının ne olduğu daha iyi anlaşılabilir. “Dâire-î Adalet” gibi bir tanımın birleşim ve bağlantılarını görmek daha kolay hâle gelirken, çok sonraları bu daireden firar edenlerin, modernizm-devlet-militarizm üçgenindeki ucubeliklerini ve onların sömürgen yapılarını görme imkânı da doğar. Böylece, ilk saldırdıkları vakfın ve ailenin, yine bunların tasfiyesi için kullandıkları ve bir modelleme olan hukukun zihnimizde nasıl tanımlandığını yoklamak eğlenceli gelebilir. Belki de, bir refleks olarak itikadî söylemlere dönüştürülmeden önce, Kur’ân’da bulunmayan bir hükmü toplumun ahlâkîliği bağlamında üreten fıkhın, varlığı normalleşecek her laubaliliğin karşısına engel koyma zaruretini ve fâkihlerin çabalarını anlayabiliriz. İlavelerin ve yorumların, toplumu oluşturan toplulukları ve bu hükümlerin yerleştirilmesinin şartlarını göz önünde bulunduran toplumsal uyumu yani ahlâkî topluluğu gözettiğini ve bunları modern hukukun kanun maddeleri gibi algılamanın/uygulamanın hatalı olduğunu görebiliriz. Aynı şekilde meselelere eleştirel okumayla yaklaşanların onların yöntemlerini değil hükümlerini bugüne taşıyarak itikad hâline getirenler kadar ikilemde olduklarını, “metinleri Kur’ân’a arz etme” söyleminin bile bu ikilem içinde modern zihnin eleştirel bir tutarsızlığı3 olduğunu fark edebiliriz. Zira ahlâkî olan hukuktan ayrıştığında geride kalanlar itikâdî bir söylemde sabitlenmişse4 ve bugün her okulun/mezhebin kendisi bir inanç biçimine evrilmişse bunun nedeni, iç içe geçmiş bütünlükten neş’et eden çokluğun sürekli gözardı edilmesidir. Bu çokluk sadece farklı mezheplerin tek bir ahlâk sistemi içinde birleştirilmesi ve dışarıda tutulanların veya duranların kendi sınırlarını bu birleşime göre ayarlamasıyla sağlanabilmiştir. Yine bu birleşim, bazı şeylerin yapılabilmesine rağmen yapılamazlığıyla, yapılamazlığın topluma “tahammül edilemeyecek sonuçlar” doğurma riskinin tefekkürüyle ve bunları tespit eden bilgi sistemiyle ilgilidir. Eğitim de bireyin ahlâkîliği kadar baliğ olma anına dek kurumlarıyla bu bütünlüğü inşa eden bir parçadır. Bu eğitimde ahlâk, hayatın farklı alanlarından ayrılan ve soyutlanan bir ara başlık ya da bireylerin özel hayatlarında bir çeşni değil, geliştirdiği yönetim sisteminin etkisiyle artan veya azalan ama her defasında doğduğu ve üretildiği toplumla etkileşimini devam ettiren canlı bir organdır. Bu bilgi sistemi ahlâkın kendisidir ve bağlayıcıdır. İhlal edilmesi hâlinde yarattığı sonuçlar denetlenir çünkü ihlal edenlerin yanlışları topluluğa ve onu oluşturan bireylere zarar verir.

Bu toplumun bilgi sisteminin ve pratiklerinin ortak noktası, onu diğerlerinden ayıran yapısal özelliğidir yani “İslami Yönetim paradigması”dır. Bu noktada ‘İslâmî bir yönetim mi vardı?’ sorusunu soran bir zihnin onun “tamamlayıcı simgesi” olan Şeriat’ı anlamamış ve modernite tarafından iğfal edilmiş bir zihin olduğu; Şeriat’ın ahlâkî bir hukuk tarafından nasıl temsil edildiğini ve oluşturulduğunu, kuşattığı toplumda nasıl yeniden ve yeniden yaratıldığını ve o toplumu nasıl yeniden yarattığını anlamaktan uzak olduğu gerçeğini hatırlamak gerekir. Ahlâkî olanın amaçsallığını, bu amacın tüm alanları kuşatan Şeriat’le bir bütün olarak asla hukuki olanın bir aracı olmadığını; dinin gereklerinin, bireysel yönetimin merkezinde ahlâkî olanı sürdürmeye çalışan bir eğitim modeli olarak, “vicdan meselesi” hâline dönüşen ‘seküler dinin’ aksine tam merkezde olduğunu da unutmamak gerekir. Bu bir rol değildir, İbadet Birliği’ni ortaya koyan eylemsellik ve çaba içinde hafızanın “ahlâkî zaman”ıdır; “olayların değil, değerlerin zamanıdır.” Bu nedenle Hallaq’ın “yenilenebilir ve tekrarlanabilir olan değerlere” dair “projesi” derin analizlerin, ispatlanan iddiaların ve ahlâk önerisinin ötesinde bir dalalet tufanını defetme çağrısı olarak Modern zihne meydan okumaktadır.

Bir Tufanı Defetme Çağrısı

Bu proje, “şeriat nedir ve nasıl bir uygulamadır” sorusunun cevabını verirken, toplumsal ilişkileri yöneten bir “yargı sistemi ve hukuk doktrini olmasının yanı sıra” var olduğu toplumu “dünyaya yapısal ve organik olarak bağlayan” bir paradigmayı tarif eder. Hukukî olanın tâbi olduğu ahlâkî olanca donatılmış, “yasama gücü”nü “mekânsal, zamansal, art zamanlı, eş zamanlı ve cemaatsel bir yüksek ilkeler anlayışı” ile sağlamış olan çoğulculukla buluşturur, çoğunlukla değil. Bu, farklılıkların asli değerini, tektipleştiricilikten ve zorbalıktan uzak olduğunu gösterir. Toplum değerlerini temsil eden Şeriat’ın, onun düzenini, fâkihleri ve tanımlanmış/sınırlandırılmış yöneticileri eliyle keyfilikten uzak ya da denetlenen bir keyfilikle sağlamış olması toplumca ve topluca yürütülen bir yasama gücü5 gerçekliğini önümüze serer. Ahlâkî karakterini geliştirmiş toplulukların işlevsel ve karşılıklı bağa dair süreğen idrakiyle ve aynı ahlâkî bireylerden oluşan bağımsız hukukçularıyla, ahlâkî olanı talep eden ve onun muhatap aldığı alanlarıyla tamamlanan bütünlüğü, onun bir ideal olmadığını ancak Temel İlkelerle dünya hayatının varoluş kaygısını kuşatan dinamik bir yapı olduğunu gösterir. Bu yapı her bireyin ve durumun kendine özgün değerlendirildiği, parça ve bütünün aynı anda dikkate alındığı, “kusursuz bir eşitlik” içinde ya da “ya hep ya hiç” mantığında değil, bir süreç içinde; Hakikate dair yalınlığa uzanan ve değen, sürekli yenilenen, farklı etkenleri ve çıkarımları aynı anda ya da bağımsız olarak bir araya getiren bir sistemdir. Aynı zamanda bu yönetim sistemi farklı alanlarda ayrım yapmaksızın insanı kuşatan bir “ilgi sistemi”dir. Hukuksal olarak homojen ve merkezi değildir, bürokrat ağına ve toplulukları boyun eğdiren militarist güce ihtiyacı yoktur. İslâmîdir çünkü Şeriat’ın bütünlüğünde islâm tarafından kuşatılır ve taşıdığı “müslüman” kimliği “biz”i işaret eder. Bu bütün içinde Şeriat, hem onu yaşayan hem de onu tamamlayan aktif özne olarak bireylerinin ontolojik ilişkisini, Müslüman bireylerin iman iddiasının ispatını ve bu dünyadaki yerlerinin yönetimiyle ilgili bilgiyi üretendir. Bireylere ulaştırılan hukuk bilgisi ise bir uzmanlık alanı değil herkesin bilmesi gereken bilgidir. Bu bilgide cizye ehli olmak uygulama alanlarındaki etkileşimlerle sadece toplumda yer edinmenin değil, “kör adalete” karşı kendini emin hissetmenin ve bu bilgiyi üreten pratiğin “ahlâkî özne”si olmanın karşılığıdır. Fetihlerle karşılaşılan toplumlarda bu durumu etkin kılmanın yöntemleri farklılaşmış, farklı krizler yaşanmış olsa bile topluluğun eşit üyeleri olarak görüldükleri ve kendilerini bu topluluğun eşit üyeleri olarak gördükleri için, dönemsellikler ve yönetim değişiklikleri onların Şeriat’e tâbi kılınma süreçlerini olağanlaştırmıştır. Bu hukuk bu nedenlerle de ilkelerine riayet eden toplumsallığa dokunmamış, onu sindirmiş ve desteklemiştir. Günümüzde kriz anlatısına dahil ettiğimiz pek çok meselenin ortak bir zemin bulamamasındaki temel gerekçelerden biri de budur. Bugün bize saçma/anlamsız gibi görünenlerin/gösterilenlerin aslında bu içselleştirmenin nedeni olduğunu anlamamak, bir yandan modernitenin zihinlerimize ne yaptığıyla ilgiliyken diğer yandan da burnumuzun ucunu göremiyor olmanın sonucudur. Zira burada “Emevî İslâmı” gibi her söylem anlamsızlaştığı gibi mezhepler üzerinden üretilen ve tabulaştırılan argümanlar da elde kalır veya “Kur’ân’a dönüş” söylemleri arkasına saklanmış ikilemler, bu ikilemlere çözüm önermeyen/öneremeyen modernist okumalar ve “İslam’ın reformu” gibi cahiliye söylemleri çözülür.

Nihayetinde bu toplumlar kendini tasfiye etmemiştir, tasfiye edilmiştir. Şeriat tarafından günün sonunda hukuk dışı unsur olarak görülmelerine rağmen gerçekleştirilmeye devam edilen, ötekiyle karşılaşmanın getirdiği hatalı tepkilerin sonucu olan idarî düzenlemelerin sirayet ettiği yapısal değişimlerin yarattığı adalet kaybı ve yine adalet kaynaklı gelir elde etme tecrübesiyle paralel akçelenme girişimlerinin baskısı nedeniyle dönüşüme uğrayan topluluklar da (hepsi değil) sömürülmeye hazır hâle gelmişlerdir. Ayrıca anlık ve dönemsel düşünmeyi kenara koyamayan, ahlâkî bağlamıyla var olan hükümleri dayatan ve bunları çözülen topluluklara reçete olarak sunanların da etkisi küçümsenemez. Yine de değişen yöneticilere ve sistemlerine karşı varlığını koruyan, gerektiğinde göç eden ya da yeni yöneticilere uyum sağlayan ve yıkılan iktidarlara rağmen ayakta kalan Şeriat’ın ahlâkî toplumu var etme kudreti, dışarıdan gelen, Hallaq’ın “19. yy. da Şeriat sistemlerindeki epistemik kırılma” olarak nitelendirdiği öldürücü müdahaleyle sona erene kadar devam etmiştir. Hukuk üzerindeki hakimiyet mücadelesinin kazanan tarafı olarak devletin galibiyeti ise daha net bir müdahaleyle, sömürgeciler eliyle gerçekleşmiştir. Yönetim mekanizmalarında yer alan, modernitenin temel atma merasimlerini yaptırdığı Batı hayranı6 yöneticilerin tektipleştirme siyaseti ve maliyet analizi, tebanın idaresinin ve kontrolünün ekonomik verimliliği üzerinden başlayan bir hukuk sürecine dönüştürülerek, Şeriat’ın “mali açıdan bağımsız medreseleri ve üniversiteleri de dahil olmak üzere” tüm aktif kurumlarının tasfiyesi gerçekleştirilmiş ve toplum tabanlı hukukun yerine modern ve profesyonel yargı sistemlerinin yerleştirilmesi sağlanarak kontrolü ele geçirmelerinin önü açılmıştır. Bu kontrol sadece Şeriat’a değil onunla doğrudan ilişki içinde olan, “aralarında zanaatkarlık türleri, cemiyetler ve loncalar, akrabalık yapıları, ev zanaatları ve tüm yaşam biçimlerinin de bulunduğu birçok önemli kurum ve uygulama”ya dayatılmış ve sonunda onları da yok etmiştir.

Modern-devlet bu süreç içinde kolonileri ve üzerinde üsleri/şirketleri bulunan post-kolonileri en verimli şekilde kullanma aracı olarak sömürgeciler tarafından sömürgelere bir ihraç kalemi olarak dayatılmıştır. İlkel sömürgecilikten Modern sömürgeciliğe terfisi sırasında Batı’nın armağanı olan bu yapı hem yazılı hukuk üretimi hem de neyin hukuk neyin hukuk olmadığını belirleyen ve egemenliği topluluklardan alıp kendi tüzel kişiliğinde toplayan karşıt bir yönetim sistemi olarak ortaya çıkmıştır. Sonunda iki yönetim sisteminin bir diğerini dışlaması ve yok etmesi, devletin “maddi, bürokratik ve askeri” güçleriyle ilerleyen Modern kılcallarla mümkün olabilmiştir. Ahlâkî toplumun tasfiyesi ise hemen mümkün olmamış, sömürgeci hukuka karşı direnişin bir yansıması olarak sosyal hayata yansıyan tepkiler, bölgesel olarak farklılıklar gösterse de Şeriat’ı toplulukların merkezinde tutmaya devam etmiştir. Onun yok edilmesi işgallere ve soykırımlarına eklemlenen kanun koyucu mekanizmalardan sonra daha kolay hâle gelmiştir. Devlet kendi meşruluğunu sağlayacak her argümanını kullanarak bu toplulukları tasfiye etmiş ve kendi potasında eritmiş; onu meydana getiren ahlâkî özneyi ortadan kaldıracak tüm etkenleri seferber etmiş ve kendilerini yenilemelerine izin vermemiştir: Bu süreçte organlar tabela hâlinde bile olsalar dönüştürülür ve isimleri kulaklara hoş gelen devlet kurumları hâline getirilir. Artık onaran ve iyileştiren bir hukuk değil, yıkan ve bozan bir hukuk üretilir. Yaratılan ikilikler kendilerine yeni kamulaştırma alanlarında yer bulurlar. Din, umum, aile, hukuk, hakimiyet, siyaset, vakıf vs. tâbi kılma sürecinin bir parçası olarak devlet aygıtları hâline gelirler. Farklı tonlarda, İslâm’ın öğretilerinin ve gerekliliklerinin düzenlemeler içinde yer almasına dair verilen sözler, yaratılan kutuplaşmalarda açılan yaraların aracı kılınırken, özneler devlet kucağında oyalanmasına müsaade edilen nesnelere dönüşür. İnsanı tasnif eden zihin yapılarının ırk söylemine dayanan sömürgeci konuşlanmaları ulus-devletin sömürgeci zihne uyumunu kolaylaştırır. Hukukî olanla ahlâkî olan arasında açılan alanda milliyetçilik ideolojisinin çatısı altında gerekçelendirilen içselleştirmeler devletin mühendislik aygıtı tarafından sirk sahası olarak düzenlenir. Burada artık kendi içinde isimlerini ve karşıt ideolojileri üreten tek bir devlet vardır ve “İslâmî bir yönetim” yoktur. Çünkü devlet demek “hukukî egemenlik” demektir ve egemenlik kayıtsız-şartsız devletindir. O artık sadece ikna edilmiş toplumsallıkla, belirsiz ve manasız sorular/cevaplar etrafında kendi yandaşını, muhalifini ve varoluşunu üreterek biricik kalabilecek yeni bir tanrıdır. Hukuk, artık ‘hakkını arasan bir dert aramasan bir dert’ hukukudur ve uygulanan bir şey değil, onun ne olduğuna karar veren bu tanrının elinde yargı/yasama/yürütme silahıdır.

Sömürgecilerin tanımladığı şekliyle “Doğu despotizmi”nin somut aktörü/icrâcısı olan malûm aktörler yerlerini, “tarihselliğin sefaleti” içinde modern, soyut, merkezi ve tüzel bir “icrâcı otorite”ye bırakmıştır. ‘Yeni hukuk’ onun bir kılıfıdır ve yeni olması daha iyi olmasını değil eski/ilkel/gerici olarak isimlendirdiği hukukla beraber kendi kendini yöneten organik bir toplumu yok edişini gösterir. Bir tasnif zorunluluğu olarak icat edilmiş olan “İslam Hukuku” tamlaması Batı tarafından üretilen yeni bir bilgidir ve “biz”e ait değildir. Taşeronluğunu yaptığı modern yapılarla beraber “biz”e ait olanı yok etmiştir. Onun sömürgeci ideolojisine teşne varlığından önce bir toplumun, bireysel ahlâkî bütünlük içinde, onun yarattığı veya ithal ettiği aygıtlara ihtiyaç duymadan var olabildiğine, bireylerinin sorunlarını çözme, iktisadi sıkıntılardan muhtaçlık seviyesine kadar her türlü güvenceyi sağlama yeterliliğine sahip olduğuna inanmanın zorluğu, hakların yerine vatandaşlığı koyan, bizi bireyselleştiren ve bencilleştiren bir unutuş yaratmıştır.

Unutuşun temellerini, doğrudan ya da dolaylı müdahalelere açık hâlde olmanın meydana getirdiği kırılmada, varoluş kaygısını dışlayan ve bu dışlamayı farklı güç unsurlarıyla kabullenmeye ve onunla uzlaşıya zorlamasında, bize ait olmayanlarla bizi insanlığımızdan sıyıran kimlik siyasetinde, fırsat maliyeti hesabında zehir gibi çalışan zihinlerimizde ve bunların tümüne dair krizsel tepkilerimizde bulabiliriz. Bunlar sömürgeciliğin, tasfiyesi için büyük kaynak ve çaba harcadığı organik toplumun modern devletten önce sanki hiç var olmadığına inanmamızı isteyen “sömürgen buyruğu”nun, önce hafızamıza sonra aklımıza daha sonra insanlığımıza ve nihayetinde varoluşumuza hakaretinin bir kanıtıdır. Bu kanıtları, diğer pek çok tarihi kanıtlarıyla beraber cem edişini çok yakın bir zamanda (bu yakın zamanı ister yirmi yıl öncesinden ister Aksa Tufanı’ndan itibaren ele alalım) ahlâkî bir topluluk olan Gazze’ye modern devletlerin yaşattıklarında gördük ve görüyoruz. Onu Filistin meselesi üzerinden “iki devletli çözüm” etrafında tartışanlar, modernitenin en güçlü diğer bir özelliği olan kapitalizmin araçlarıyla beraber modern devletlerin timsah gözyaşlarını “biz”e yutturmaya devam ediyorlar. (Çok yakın tarihli bir örnek: Saha’da Bize Nanik Yapıyorlar: Soykırım İşbirlikçileri 2026 Fuarı’nda)

Hakikat ve Gerçekliğin Çatıştığı An

Yapısal soykırımın mağdurları olarak kanıksadığımız ve sürekli kaçmaya çalıştığımız bu travma altında bir şekliyle birey olarak konuşabilir ve suskunluğu aşmış olmanın rahatlığını, davranışlarımıza yön veren, cezalandıran, aynı zamanda bunlara paralel hizmetlerden faydalandıran ve ikilemler içinde tabakalaştırma becerisini kullanan tarihsel oluşumla var olduğumuza inanarak yaşayabiliriz. Böylece, insanların sınıflandırılmasına yardım eden, nemalandıran ancak yarattığı kamu hizmetleriyle çıkar üreten ve bu çıkarlara iman etmiş olanların şımarıklıklarına müsamaha gösterecek kadar bilge olan bu kutsala, tüm içtenliğimizle yalvarabilir, suistimallerden veya yolsuzluklardan usanmışlığımızı şikayet olarak sunabiliriz. Diğer bir şekliyle kolektif eleştiriselliğimizle isyan da edebiliriz. Nüfusunun dörtte birine akçe dağıtan bu kutsalın nasıl bir kaynak olduğunu ve her biri için hakkedilmiş muslukların kısılması durumunda hangisinin nasıl ve ne kadar süreyle sessiz kalabileceğini düşünebiliriz. Nasıl olsa ambarımız, özgürlüklerden, eşitliklerden, insan haklarından, vatandaş olmanın gereklerinden harmanlanmış cevaplarımızla ve kimsenin dokunmaya cesaret edemeyeceği asil gerekçelerle doludur.

Yine de kesinlikle modern devleti sorunsallaştırmayacağız. Çünkü travmalar, gerekçeler ve imkânsızlıklar, modern yaşam tarzlarını kabullenmek için mazeretler yaratmıştır ve içten bir kabule dönüşmüştür. Asıl sorunlu olan ise bunlarla beraber İslâm Hukuku güzellemesinin yapılabiliyor olması ve sahte bir ümidin Şeriat’ı tasfiye eden lehine devam ettiriliyor olmasıdır. Zira bunlar aslında sadece var olana razı olmayı sürdüren yeni mazeretler yaratmamakta, hukukun/ahlâkın, adaletin, eğitimin, ailenin, insanın devlet merkezli düşünülmesine meşrûluk kazandırmakta ve ideolojik tahkimi için onun araçlarını üretmektedir. Amaç devletin bekâsıdır ve her şey bu amacın araçları arasındadır. Korku, iletişim, bilim, teknoloji, ilerleme, büyüme, güvenlik, terörizm vb. Hepsi onun meşrûluğunun sorgulanmasına yol açacak her düşüncenin engellenmesi için rahatlıkla kullanılmaktadır.

Burada göz ardı edilmemesi gereken en önemli şey yenilenin İslam olmadığı, sadece onunla varolabilmiş bir hukuk yapısı olduğu gerçeğidir. Yine de bu “Profesyonel Müslümanlar”ın İslâm’dan kestikleri ümidi devletten bekledikleri, “İslam’dan esirgedikleri ihtimamı, dikkati, hassasiyeti” ona gösterdikleri gerçeğini değiştirmez. Zira bu gerçek onun teba’asını burada ve şimdinin sınırları içinde vatandaş olarak durmaya ve sistemin içinde düşünmeye razı ederek sömürgen bir devlet olduğu gerçeğini maskeler.

Devlet, toplumsallığı kabul etmez ve onun içinde var olacak ahlâkî bireyi varoluşuna tehdit olarak görmeye devam eder. İyi her vatandaş, ‘düşünmemize de karışamazlar ya’ diyemeyen, hayal kurmanın imkânsızlığını kabul eden zincirli bir fil yavrusudur. Artık o ahlâkî bir özne olarak var olamaz, ahlâkî süreçleri ve araçları talep de edemez. Çünkü devlet ve onunla beraber oluşturulan modern hukuk, ilericidir, nasıl ki kendisi en iyi yönetim biçimi ise onunla beraber var olan tüm aygıtları da çağdaştır. Bir yandan parçalayıcılığını bu ilerici ve “tek”li söylemlerle kamufle ederken diğer yandan bireysel sorumlulukları ekonomik bağımlılık ve himayecilikle kontrol eden, konuşanı çok ama suskun bir toplum yaratır. Bu nedenle, kendisine olması gereken bağlılığın gösterilmeye başlandığı her topluluğu dağıtmak ya da dağıttığı ulûfeyle bireyleri o toplulukların kulları olarak marjinal hâle getirmek durumundadır. Yine de her daim makbul olan kullar bireysel olanlardır. “Devlet bireyselleştirir”ken ve “herkesi kendi kabuğunda yaşamaya” ikna ederken bireysel ahlâkın toplum ahlâkı hâline gelmesi, toplumun kendi ahlâkı ile bireylerini ahlâkî olana yöneltecek kendini yöneten kurumlarını oluşturması mümkün değildir. Bu nedenle bugün mezhepleri, cemaatleri, tarikatleri ve hemen hemen her şeyi sorgulayanların7/itham edenlerin ‘devlet’i sorgulayamıyor olması arkasına saklanan gerçekler daha rahat anlaşılabilir. Çok garip olmayan şeylerden biri de bugün profesyonel/ehl-i kitap müslümanın ürettiği profesyonel hukukçunun çözülen/bozulan topluma yaktığı ağıtta Batı’nın ahlakçılık söylemlerini bir ahlâkîlik çağrısı olarak sunduğunu zannetmesidir.

Devlet merkezli söylemi kanıksayan zihinlerin üretmiş olduğu ümitlerin boşa çıktığı günümüzde bu söylemlerin tutarsız olduğunu anlamak, ahlâkîliği muhtemel toplulukların ulus-devlet eliyle öldürülmüş olduğu gerçeğiyle yüzleşmek demektir.

Çok-ulusluların/şirket oligarşilerinin önünde bir engel olduğu iddiasıyla ve onsuz bir topluluğun acınası olacağına dair örneklerin sunumunda daha fazla sahiplenilmeye davet edildiğimiz modern devletin, “bizim çocuklar” arasında el değiştiren sömürgen “efendilik ve hakimiyet” yapısında, onun boşluğunu dolduracağı varsayılan küresel pazar güçlerinin gömülü olduğu gerçeğini görmek önemlidir. Bunların etiketleme ve gözetim teknolojileri ile “ahlâkî teknolojiler” üzerindeki baskınlığını “negatif kimlik”lerle derinleştirmeleri, sadece ayrıştırma ve kutuplaştırma ile ayakta durabildiklerini göstermektedir. Bu durum, en azından gelişmişlik seviyesinin ekrana yansıyan grafiklerinin göz kırptığı pazarın yüzsüzlüğünü ve kırılganlığını görmemizi sağlayabilir. Diğer bir bağlamda insanın birliğine saldırılarının, onun evriminin bir parçası olduğu, bu evrimin gerektiğinde faşizmi aratan bir ırkçılık söylemine ve yeri geldiğinde islam kılıfı giydirilerek uğrunda ölünecek bir kutsallığa dönüştüğü ortaya çıkmaktadır. Gerçekte olan şey, hegemonya aktörlerinin değişiminde sömürge ulus-devletin içine düştüğü çıkmazda yaşanan çatırtılardır. Vaatler ve yalanlar hâlâ bu düşkünlüğü perdelemenin en kolay yoludur. Modern devletler yerlerini terk eden sömürgecilere, güç/şiddet mekanizmasıyla eklemlendikleri sömürgecilik sonrası bir aygıt olarak varoluşlarını borçludurlar. Ahlâk ve hukuk bütünlüğünü sağlayan ana damarın kılcallarını kopartıp atmaya yardım eden sömürgeci yerellikleri sadece, bu kılcallara ulaşmaya çalışan tüm ötekileri tasfiye etmeye, sistem dışına itmeye ve yok etmeye yaramaktadır.

Toplum (tam da modern olarak), sömürgeleştirildiğini ve bağımsızlık sanrısıyla yerel valilere verilen icazetlerin dönem dönem farklı kaynaklara aktarıldığını fark etmemesi için sömürgeciler tarafından kurgulanan modellemenin yeni bir tanımdır ve tek seslidir. Burada biz ve toplum artık ne bireysel ve kolektif bir tutum üzerinden ne de ikilemler üzerinden tarif edilebilir. Tarifi yapan, varlığımızı emanet ettiğimiz ve varoluşumuzu tanımlayan, günün sonunda kul-müşteri ve neo-denek olarak susmanın sınırlarına uyma zorunluluğumuzu emreden ucube hegemonik bir yapıdır.

Bu baştan sonra bir ikilemin inşasıdır ve içinde yeni ve tehlikeli soru(n)ları barındırır:

Madem modern olarak devlet islamî olamaz, madem ki ulus-devlet ile ahlâkîlik imkânsızdır ve madem ki kendisi onları tasfiye ederek var olabilmiştir, o zaman mevcut olana kötünün iyisi olarak razı mı olacağız?

Hatalı araçlarla ve bedel ödemeden yarattığımız her yeni hatanın telafisini temenni edecek ve ulusal olanın islâm olana muhalif olmasını görmezden gelerek tarihi yeniden mi tekerrür ettireceğiz?

Her şeyin düzelmesini isteyen ama hiçbir şeyi yitirmek istemeyen acizler olarak ahlâkçı söylemlerle mi avunacağız?

İyi birer vatandaş olarak “iyi bir gardiyan”ımız olması için minnet ve şükran içinde yalvarmaya devam mı edeceğiz?

Otorite ve yasayla hükmedilen bir tebaa, yerelliği farklı entegrasyonlarla sağlanmış, toprakları sömürülmüş, “kurtuluş savaşları” güzellemesiyle evcilleştirilmiş, modern diplomasiyle ve bölgesel denklemlerle koltukları kabaranların iştahına sorumluluklarını tevdi etmiş kitleler olarak mı konuşacağız?

Çatlamış milliyetçilik damarlarıyla, komşularına sömürge oldukları gerekçesiyle burun kıvıran ama kendisinin aynı bakiye tablosunun satırlarında farklı tecrübelere sahip modern bir sömürge olduğu gerçeğini duymak bile istemeyen, kendi nostaljik ve romantik söylemlerini tabulaştıran “necip millet” olarak mı homurdanacağız?

Yeni baskılama ve sömürü sistemlerinin icadını ve bunların bünyesine ithalini alkışlayan, zamanla tıkıştırıldığı her modelin özelliklerini sergilemeye başlayan ama her seferinde bunların realitesine tüm problemlerin çözümünü bekledikleri kutsalın gölgesinde ikna edilmeye hazır “yerel halk”lar olarak fısıldamaya devam mı edeceğiz?

Nihayetinde, kendimizi bir toplum olarak nasıl tanımlayacağız?

Şeriat’ın tasfiyesiyle var olabilen Devletin bir sömürgeleştirmeden çok daha fazlası olduğunu, barbar hegemonyanın sadece yakıp yıkmadığını ayrıca yeniden inşa ile temellerimizi erişilemez kıldığını, o temellere burun kıvırmamızın güzellemesini de farklı yöntemlerle ve söylemlerle bize yaptırdığını anlamak gerekiyor.

İlerlemiş, daha iyi, daha bilgili ve daha gelişmiş bir dünya masalının tam sonuna gelmemiş olsak da yine de kriz anlatısını aşarak her yenilginin bir toparlanma ve iyileşme işareti taşımaya devam ettiği gerçeğini görmezden gelemeyiz. Bugün, her yerde aynı olmayan uyanışlar farklı toplulukların bütüne dair ümidini canlı tutmaya nasıl devam ettiriyorsa Hallaq’ın projesi de ahlâkî alanı göstermek için onun önünü açan ve “biz”im olanı anlamak için, onu itibarsızlaştıran ve polemikleştiren sömürgeci yapılarla yüzleşmek için bereketli bir strateji sunmaktadır. Bu, yıkımın nedenselliğini anlamak için tarihsel süreçlerde bizim olanla doğru bir zihinle doğru irtibat kurma gerekliliğinin çağrısıdır.

Bu proje, gündüz bekçisi bir topluluk hâlini almanın önündeki büyük engelleri tespit etmek, egemen sistemi anlayıp eleştirmek, İslâm’ı topluluktan ayırmanın ahlâkın ayrılması demek olduğu gerçeğini göz ardı eden profesyonellerin yerine bütünü talep eden ahlâkî özne olmak için gerçekçi bir adımdır. Onların tanımlamalarının ve tanımlarının önünde konuşma fırsatını elde etmektir; Moderniteyi kendi içinde sorunlaştırmaktır. “Büyük Yalan” ile yüzleşme, ‘küçük adamlar’ın toplumu yargılayan sorumsuzlukları etrafında oluşturduğu putların masum ve kutsal olmadığını anlama fırsatıdır. Bir kişiye, bir aşirete, bir millete, bir kuruma kul olma ilişkisi içinde değil de parçası olduğumuz “iyileştirici ilişkiler”le Kur’ân’ın inşâ gücüne güvenmektir. Kendi “dışımızdaki dünya ile nasıl bütünleştiğimiz” sorusunun cevabını verebilmektir.

Modern devletin ne yaptığını ve yaşam tarzımızın neresinde durduğunu, bizim için neye tekabül ettiğini tahlil etme zorunluluğumuz en azından istisnailikler için bir adıma dönüşebilir. Bu adımda islâm hâlâ bizim tarihimizdir ve bu tarih seküler olanın iddialarını sürekli çürütmüştür.

Şeriat hakkında yarattıkları tarihle modernist iktidar sistemleri kendi varoluşlarını sağlama almayı başarmışlar ve kopuşu süreğen hâle getirmenin yöntemlerini üretebilmişlerdir. Böylece kendini sömürülme pozisyonunda bulanlar ilerleme mitinin yörüngesinde yeni koşullara ancak mevcut olanın kölesi olarak uyum sağlamaktan başka seçenek olmadığına inanmış ve bunu İslâmla buluşturmak için kendilerine masallar yaratmaya devam etmişlerdir. Hâlbuki Hallaq’ın ifadesiyle “Bugün bildiğimiz İslam Tarihi bizim tarihimiz değildir. Bunu tarihimiz sanıyorduk ama o Batı’nın bizim için yazdığı tarihti. Bunu papağan gibi tekrarlıyoruz.”

Şeriat sömürgecinin karşısında bir engeldi. Bu durum bize, hem ona tabi olanların neden sömürgeci olamayacağını hem de sömürgecilerin ona olan düşmanlığını daha iyi anlatmaktadır. Aslında biz bu gerçekliği Hallaq’tan daha önce Aliya İzetbegovic’ten biliyoruz: “Bosna dahilinde ulus devletleri, ahlâkî ve hukukî açılardan mümkün değildir. Ahlâkî ve hukukî normlar vahşi bir şekilde çiğnenirse o zaman mümkün olur. Bildiğiniz üzere yapılan şey tam olarak buydu. Ama artık salt şiddet üzerine devlet kurma devri geçti diye düşünüyorum. Belki kurarsınız ama ayakta kalamaz.”8

Hâlbuki bu normların hangi denklemlerde geçerli olduğunu anlamamız üzerinden çok uzun bir süre geçmedi. Filistinli bir sürgün olarak Wael Hallaq da aynı şeyi, modernitenin altını üstüne getirerek, kendi projesinin penceresinden ahlâkı norm olmaktan kurtarıp “bize” uzanan seyr hâlinde hayata taşımaya “niçin İslam’a inanıyorum” sorusuna cevap verdiği cevapla yapmaktadır: “Tabi ki geçip giden ölüp bitmiştir. Bu açık bir şey. Geriye dönmeye çağırmıyorum. Çünkü tarih tarihtir ve tarih organiktir. Yani bir kısmı ölürse gerisi de ölür. Ama Abdurrahman Taha’nın dediği gibi “ahlâkî zaman ölümsüzdür.”9

Bu zaman bizim zamanımızdır; “şiddet” üreten modernist yönetim sistemlerinin aydınlanmış, ilerici ve yerli-milli yol gösteren şeyhlerinin idrâk edemeyeceği kadar yakın bir zamandır.

1 El-Cezire, Ali Al-Dhafiri, Röportaj | Filistinli Düşünür Wael Hallaq’ın Bakış Açısından İslam ve Modern Devlet – 12 Aralık 2021 (https://www.youtube.com/watch?v=0GyqVGetAXM) Erişim: 17.11.2025

2 Bu yazı Hallaq’ın Şeriat: Teori-Uygulama-Dönüşüm isimli kitabı üzerine Nida Dergisi 219. Sayısında yer alan “Bir Başyapıt Üzerine Deneme: Şeriat Yahut Beyaz Adam” başlıklı denemenin devam yazısıdır.

3 Sanırım bu arz etme noktasında ahlak/hukuk birliğinin siyasî olanla ilişkisindeki Modernite baskısı ve o toplumların ve onların ahlâkî bağlamlarının gözardı edilmiş olması, hem bu arzı hem de yenilenin kötü/bozulmuş/eski olması zannı etrafında üretilen modern ihyâ söylemlerini boşa düşürmüştür.

4 Bu bağlamda örneğin dinden dönenin öldürülmesi (ki Hallaq o toplumda dinden çıkmayı ahlâkî özneyi şekillendiren ahlâkî araçların reddi olarak tanımlar) ya da altmış bir gün oruç cezasının farklı alanlarda genişletilmesinin gerekçeleri fazlasıyla ahlâkîdir. Bu ahlâkîlik, baliğ olan bireyin “topluma karşı ihanetinin” veya sorumluluğunun cezaî bir yorumdur. Bir başka örnek Makâsıd’ın “çok katmanlılığı”, onun “ahlâkî olanın fıkıh ile bir etkileşimi” olarak doğmasını, “Ahlâk İlkelerinin İlmi” olarak bu toplumu canlı tutmasındaki genel başarısını işaret eder. Yine aynı şekilde bugün Beş Şart olarak İslâm’a atfedilenlerin aslında Şeriat’ın ve onun toplumuna dahil olmanın şartları olarak okunmasının önemi, hukuk kültürü olarak zihne yerleşen algıları bugün islâm adına savunma tutarsızlığının önüne geçmek için de bir adım olabilir.

5 Osmanlı hukuk sistemindeki çift başlı yargının -yöneticilerin farklı halkın farklı mahkemelerle ve hukuk nizamına tâbi olmasının- yadırganıyor olmasına rağmen, en azından modernite ve modern ulus-devlete geçiş süreci öncesinde, bu özel yasamanın bir üretimi olması, özerk toplulukların yönetimsel cenderelerden uzak tutulması açısından önemlidir.

6 Sadece bir hatırlatma olarak Batı (büyük harfle) epistemolojik bir oluşumdur; “epistemik bir ruh”tur. Eylemsel kuvvetini bu ruhtan alan bir zihnin dünyasını işaret eder.

7 Bu, sorgulamaların yanlış ve sorgulananların pür-i pak oldukları demek değildir. Aksine modernite içinde bu yapıların dönüşümleri ve hizmet alanları modern devletin misyonuna paraleldir.

8 Tarihe Tanıklığım – Aliya İzetbegovic | Ketebe Yayınları, 2020, sy.475

9 El-Cezire, Ali Al-Dhafiri, Röportaj | Filistinli Düşünür Wael Hallaq’ın Bakış Açısından İslam ve Modern Devlet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir