İçeridekiler ve Dışarıdakiler: İran’ın Fırsata Çevirdiği Savaş

İçeridekiler ve Dışarıdakiler: İran'ın Fırsata Çevirdiği Savaş

M. Sami Zini

Bedel ödemeden her şeyin düzelmesini uman kitlelerin ya da ödenecek bedelleri milletin sırtına yükleyerek kendi sekanslarında mutlak irade hayaline dalarak devleti itaat edilecek en büyük güç olarak gören seçkinlerin farkına varmaları için umudun tükendiği bir süreçte, bu bakış açılarıyla savaşın nasıl bir fırsat olduğuna çok farklı cevaplar gelebilir. Bu cevaplar askerî, ekonomik, stratejik vb. alanlara indirgenerek bolca tartışılabilir. Bu bakış açılarında tartışılmayacak olan tek şey, bölgesel sınırlar içinde Modern ulus-devlet sürecinin ve bu sürece ister istemez itilen yönetim sistemlerinin direnci ve dayanıklılığı arasında “benzeşim yönetimi”yle kurulacak bir ilişkinin temel dinamikleri de sorgulamayı zorunlu kılıyor olmasıdır.

Pek tabi olarak hiçbir yönetim sistemi (buna slogan ve bağlamından kopartılmış bir tanım içinde kullanılarak islam ile eşitlenme yanılgısına düşülen şeriat de dâhildir) eleştirilemez değildir. Devlet yapıları olduğu kadar ideolojilere yönelik sapmaları ve vatandaş tanımında saklanmış olan şiddetin yarattığı normalleştirmeler de görmezden gelinemez. Bu durum tarihsel olduğu kadar toplumsal yapılarda kullanılan her türlü aygıtın dikkate alınmasını zorunlu kılar. Bu bağlamda İran’ın ulus-devlet olma aşamasının Türkiye’nin ulus-devlet olarak kuruluş aşamasından farklı olduğu ortadadır. Nitekim “etrafı düşmanla çevrili” olma ve “yedi düvele karşı kurtuluş savaşı kazanma” masalı ile kurumsal alanlarını dizayn etmiş olmasına rağmen senaryolardan fazlasını üretmemiş; eğitim, ekonomi, askeri vb. alanlarını küresel kapitalist sisteme entegre etmeyi ilerleme mitiyle özdeş kılmış çağdaş/modern bir ulus-devletin sığınacağı tek argümanın “devlet” olması kaçınılmazdır. Sömürgeci ihracatı olan ve bu ihraç kaleminin sirayeti için pek çok aktörün yerinden edilmesi ve yok edilmesi gerekmişken, Modern devletin kuruluşunun ve dizaynının hiç de normal olmadığı ortadadır. Onun yapısal oluşumlarının tümünün ahlâkîliğinin imkansız olduğu bilinirken Aksa Tufanı sonrası bu gerçek tartışmasız bir şekilde ve apaçık ortaya çıkmıştır.

Aksa Tufanı başladığında “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demiştim. Onca zaman sonra eski ve yeni üzerinden bir şeyler söylemek elbette mümkün. Ancak iğnelerin ve çuvaldızların tespit edilmesi bu söylemlerin tümünden daha önemli artık. Aksa Tufanı öğretileri, ahlâkî bir topluluğa ve onu oluşturan bireylere sahip olmanın ne kadar mühim olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmış olurken aynı ölçekte modern ulus-devletlerin ahlâkî toplulukları yok ederek var olabilecekleri gerçeğini de bir kez daha teyit etmiş oldu.

Pek çok eleştiriyi hak etmiş olsa bile İran’ın kendi çizgisinde bir tutarlılık sergilediği gerçeği bu imkânsızlık dahilinde bile görmezden gelinemez. Hele ki küresel sömürgeci güçlerle ilişkisini mecburiyet parantezinden kurtarıp gönüllülük esasına çeviren, soykırımcı İsrail ile her türlü ilişkisini bu gönüllülük üzerinden yürütürken iç piyasasına şirin görünme yöntemlerini kitlesel tiyatrolara dönüştüren ve egemen devlet statüsünün her türlü aygıtını sömürgeci lehine kullanmaktan çekinmeyen bir ülkeden İran’ı eleştirmek gibi bir boşboğazlık savunulamaz. Hele ki bunun için kalem ve mikrofon başında siyasi mezhepçi ağzı geniş geniş yayıp yerli-milli üzerinden geviş getirmek lakaytlıktır. En hafif olanı da, her türlü belge ve delile rağmen kendi ülkesinin zulme ortaklığını modern diplomasinin diliyle geçiştirirken bölge ülkelerine burun kıvırma ahmaklığıdır. Bu durum yaratılan malum gerekçelerde kolaylıkla izlenebilir. Hâlbuki biz bu gerekçelerin daha üst segmentini Irak’ta ve Suriye’de de gördük. Ulus-devlet refleksi içinde zalimliklerine ses çıkaran halkına haddini bildiren yönetim sistemlerinin ne kadar zalim olabileceğini her ikisinde de seyrettik. Aynı şekilde Irak işgalinin kirli arka planında bu zalimliklerin nasıl aklanmaya çalışıldığını da biliyoruz. Saddam’ı aziz ilan etmeye varan tutarsızlıkların Esad ile kardeşlik ilişkisinde farklı kırılmaların nedeni olduğunu ve bu kırılmaların lider metaforu üzerinden parlatılma nedenlerini de biliyoruz. Aynı şekilde Suriye yönetiminin devletine isyan eden halkına karşı sevimli ve affedici bir şekilde davranmayacağını da bilmemiz gerekiyordu. Başarısız olan bir isyan sonrasında zalim oğlu zalim Esed’in kendine isyan edenlere çiçek dağıtacağını kimse bekleyemezdi. Peki onca yıl, iç savaşı tetikleyen, teşvik eden ve besleyen güçlerin, hapishanelere doldurulan, katledilen binlerce insanın kanına girmiş olduğu gerçeği, neden İran’ın ulus-devlet refleksi ile kendi ülkesinin güvenliği/çıkarı adına (bugün İsrail’in kollarını sıvayarak işgale giriştiği) Suriye’ye verdiği destek kadar sorgulanmadı? Oysa siyasi mezhepçiliği günlük siyaset diliyle buluşturan ve öteki üzerinden kendini aklamaya dönük yaklaşımların arkasında daha derin bir şeyler olduğunun farkına varılması gerekiyordu.

İran’ın modern küresel sömürgecilerle savaşındaki kazanımlarının tümünü bu durumları teyit ederek değerlendirmek mümkün olmasa da ilkesel bütünlüğü göz önüne alındığında kendi içinde ödediği bedeller gözardı edilmeksizin eleştirebilmeli hâlâ. Böyle bir durumda bile bir elimizdeki iğneden daha fazla diğer elimizdeki çuvaldız bizim için çok daha önemli oluyor. Bunu karşılaştırmalı bir listeyle ve tarihsel süreçleri de işin içine katarak yapmak mümkün. Yine de en önemli kazancın, işgal rejiminin fazlasıyla parlatılmış olmasına rağmen başat yeteneği olan modern istihbarat ağıyla elde ettiklerinin meyvesi ihanet sarmallarının tespit edilmiş olması gibi bir gerçek var ortada. Kendi içindeki siyonist oluşumları ve sömürgeci tarafından finanse edilen kuruluşları/kişileri tespit etmiş olması ve devlet yapısına kadar tırmanmış olanlarını tasfiye etmesi özellikle dikkat çekiyor. Kendi kırılma anlarına kadar şüphelerle çevrili olanları netliğe kavuşturunca, gerek yönetim kademelerinde gerekse askeri alanda işlerin daha kolay yürütüldüğünü görüyoruz. Bunun için, liderlerinin ölümünü göze almış olmasının, saldırganların hayat-ölüm denklemindeki kurgularının ötesinde bir bedele mukabil bu ifşayı sağladığını biliyoruz. Devlet kademelerine kadar sızmış siyonist ajanlarını, akademik kadrolarını, “parasal şeyler”le satın alınmış yerel aktörlerini, istihbarat örgütlerinden maaş alan gazetecilerini bu savaşın ortasında ve sonunda tespit ve tasfiye eden bir yönetimin bunlara çiçek sunmayacağını da biliyoruz. Dış güçlerin niyetlerini deşifre eden savaş, İran yönetimi için içeridekilere gerekçeli bir fırsat sunmuş oldu.

Peki bunu nasıl yaptılar? Pek çok yöntemle. Bunlardan bazıları oldukça tehlikeli ve ciddi bedelleri olan yöntemlerdi. Biz bunları sadece ölümlerin ve yıkımların haberi olarak okuduk. Diğer yöntemler gözetleme kapitalizminin aktörlerinin sadece kendi kontrolleri altında tuttuklarını düşündükleri aygıtların ele geçirilmesi ve deşifre edilmesi ile yürütülen bir delillendirme mekanizması işletilerek gerçekleştirildi. Bu durum, bir açıdan şiddetin geniş anlamı ile hayatlarımıza nasıl sirayet ettiğinin bir göstergesi. Her iki taraftan bakıldığında da, şiddetin bugün kullanılan cihazların ve araçların içinde bizimle iç içe olmasının, “saklayacak bir şeyim yok” saflığından çok daha fazlası olduğunun işaretleri görülebilmekte. Ama hiçbir modern devletin refleksi bu naifliği ve bununla beraber kendini korunaklı alanlarda tahayyül eden yanılgıları affetmiyor.

Yakın bir zamanda, Nisan ayının başında, IranWire’ın başına gelen de bu oldu. Aksa Tufanı’nın başından beri aktif olarak görev yapan Handala Grubu tarafından cep telefonlarına saklanmış gizli bilgilere ve kişisel verilere erişilerek haklarındaki şüpheleri doğrulatan bilgilerin ele geçirilmesiyle CIA tarafından fonlanan yaklaşık yirmi kişi hakkında yasal işlemler başlatıldı. Grubun, “vatanlarına ihanet etmiş kişiler” olarak deşifre ettiklerinin durumu hakkında net bir bilgi henüz bulunmuyor.

Tersten mühendisliği gözetleme aygıtları üzerinden yeniden programlayan gruplar tarafından deşifre edilmeleri savaşların seyrini değiştirdiği gibi ve yumuşak güç kullanımının tekelini elinde bulundurduğunu zanneden sömürgecilerin manevra alanlarını ve becerilerini de kısıtlıyor. Gözetleme kapitalistlerinin ne yaptığını görmezden gelerek, kişisel verilerin ve gizliliğin bu ihlalleri üzerinden İran’ın bu grupları kullanmasına dair eleştirileri öne sürerek asıl mesele olan istihbarat fonlamalarını dikkatlerden kaçırma çabalarındaki komedi bile bu kısıtlanan alanlarının seviyesini görmek için yetiyor.

Bu hengamede önemli bir çuvaldız yine yerini bulmalı.

Kendi savaşındaki mecburiyetlerini imkâna çevirmeyi bilen bir İran duruyor karşımızda.

Peki ya Türkiye?

Kendi soykırımcı çifte vatandaşlarını (unutmayalım ki her İsrail vatandaşı işgalci bir askerdir ve işgalin katliamları 2008’de ya da 7 Ekim sonrası başlamadı), bırakın deşifre etmeyi ve yargılamayı, sınır dışı etmeyi bile beceremeyen bir ulus-devletin bu dumur hâlinde bir planının olduğuna inanmak ne kadar mümkün olabilir?

Aynı şekilde malum hantal bürokrasisi içinde ajanların olmadığını iddia etmek mümkün müdür? Mesela İbranice bildiği hâlde özgeçmişlerinde ve hiçbir yerde bu bilgisini paylaşmayan ve açık etmeyen memurların nedenselliğini sorgulayacak bir mekanizma, işletilen onca mekanizma içinde kendine neden yer bulamaz? Mesela soykırım rejimindeki ortakları ile beraber çalışan çifte vatandaş akademisyenler bugün nerede durmaktadırlar? Bol sıfırlı ücretlerle yazdıkları raporlardan sadece gelir mi elde etmektedirler? Bu kadroyla dirsek temasında olanların deşifre edilmesi için illa bir savaş durumu mu beklenmelidir?

İran’ın ajan ve fondaş sorunlarının yanında çifte vatandaş gibi bir sorunu yoktu, Türkiye’nin ise iliklerine kadar işlemiş bir sorundur bu. Ama sömürgeci ideolojilerin gölgesinde maalesef iğneyi de çuvaldızı da İran’a batırıp her seferinde “biz İran’a benzemeyiz” söylemi yine ağır basacak ve aynı odakların bilinçli/bilinçsiz aktörleri asıl sorunun üzerini örtmeye devam edecekler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir